YA TAHAMMÜL ET YA TERK ET!

 

YA TAHAMMÜL ET YA TERK ET!

İnsan hayatı doğduğu, hatta hayat bulduğu andan itibaren zorunluluklar ile baş başa kalmış mecburiyetlerin kucağına atılmış gibidir. Bu kucağa atılış ve zaruretler elbette gerçekten zaruridir. En azından bir kısmı. Ancak hayatın akışı devam ettikçe bazı mecburiyetlerin sadece bir ‘fantezi’ olduğunu fark eder. En azından bir kısım insan. Tabii kimse kendi istediği mecburiyetlere  ‘fantezi’ demiyor. Gelenek, örf, adet vs gibi nice ‘kutsal!’ isimler buluyor. Yani minareyi çalan kılıfı hazırlamıştır. Hatta öyle bir hal almış ki bu durum kılıfa ihtiyaç duymuyoruz. Hepimizin çaldığı minare kendine, kimse minareyi muhafaza etmeyi düşünmüyor. Minarenin çalındığına ses çıkartmazsak eğer biz de istediğimiz minareyi cebe indirebiliriz.   

Toplum kendi içerisinde ‘topluma çıkmak’ veya ‘elalem ne der?’ diye bir şey türeterek kendi ego ve nefslerini tatmin etme yolunu çoktan bulmuştur bile. ‘Efendim düğünümüzü şöyle şatafatlı yapalım şanımız yürüsün.’ ‘Ölümüzü şöyle gömüp şu şekil yas tutalım kimse bizi ayıplamasın.’ ‘Şu işimizi böyle yapalım da içerisinde konumlandığımız yer zarar görmesin.’ ‘Verdiğimiz bursu, yaptırdığımız camiyi, açtığımız kuyuyu, dağıttığımız erzağı herkes duysun ki bizim ne kadar diğerkam olduğumuz cümle alem tarafından bilinsin’ vb gibi.  

Ve bunu yaparken bütün saygıdeğer! Putları da kendimize siper edelimde aklı evvelin birisi bizi taşlamaya kalkmasın. Bizim adetlerimiz böyle, bizim ana babalarımız, dedelerimiz hep böyle yapmış, bizim de böyle yapmamız lazım. Aman efendim hayır ve güzellikleri yaymamız lazım onun için üç kuruşluk yardımlarımızı bin kuruşluk paylaşımlarla pazarlayalım ki herkes böyle hayırlara özensin. Kimse ‘ben kendi egomu tatmin ediyorum’ ya da ‘herkes beni yardımsever birisi olarak tanısın’ demiyor. Öyle ya ne için diyecek zaten? Şairin dediği gibi; İnsanlar rahatlarını sahtekarlıkta arıyor. Kim niye bu rahatını bozsun!? 

 

Sahtekar olmak hepimizin işine geliyor. Senin sahtekar olduğunu söylersem sen de benim bütün sahtekarlığımı gün yüzüne çıkarırsın. Bunun için ne sen, ne de ben sahtekar insanlar değiliz. Hatta ahlaklı insanlarız!? Bu ahlaksız ahlakımız hayat tarzımız olmuş. O kadar hayat tarzımız olmuş ki misal; bir işe girerken bir ‘dayı’ aramamak aptallık, bir dayı bulmak ise olması gereken gibi düşünmeye başladık. Ben torpili reddediyorum demek ben bu köyün delisiyim demekle eşdeğer hale gelmiş. Ben sizin aptal örflerinizi reddediyorum demek ise tecridi baştan kabullenmekle aynı manayı taşıyor. ‘Bir tek sen mi Müslümansın?’ veyahut ‘Alemin akıllısı sen misin?’ ya da ‘Dünyayı sen mi kurtaracaksın?’ gibi mahalle baskılarına değinmiyorum bile.  Toplum kendi ahlaksızlığını herkese icbar ederek meşru bir alan oluşturuyor kendine. Bu meşru alan içerisinde kendi işine gelen bütün ahlaksızlıklar (bu direkt bir ahlaksızlık olmayabilir elbette ancak temel düşüncede ahlaksızlık olan her şey benim zannımca fiil itibariyle de ahlaksızlaşıyor) normal karşılanıyor. Kendi hastalığını kabul etmediği gibi bizi de hastalıkla itham etmekten de geri kalmıyor elbette. Konfor alanının bozulmasına en ufak bir tahammülü bile yok çünkü.


Peki toplum bu haldeyken yeşil sarıklı ulu hocalarımız ne yapıyor? Dertlerimize derman bir ilaçları yok mu acaba?  Gerçi öyle ya ‘yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bize öğretmediler’ bile.  Yolumuzu kaybettik bize yol göster dediğimiz hocalar kaybettiğimiz yolu bile elimizden aldılar. Bizi yolsuz bıraktılar. Bütün faturayı topluma kesmek kolay elbette. Peki şeyh efendinin hiç mi suçu yok? Kendi cemaatinin menfaati için İmam-ı Azamı kendisine siper yapan adamdan derde deva ilaç nasıl çıkacak? Külliye yapmak için bütün yolları mübah görenlerden tasavvufi terbiye nasıl hasıl olacak? Veyahut ilmi ile amil olması gereken ulemamız siyasi parti genel başkanları gibi sağda solda ateşli konuşmalar yaparken nasıl ‘insan’ yetiştireceklerdi? Günaha cephe alması gerekirken günahkarı ezen adamlar nasıl olacakta ‘ahlaklı toplumu’ inşa edecekler?

 

Kadim olan yolu tutmak yerine ‘gelenek’ diye bir şey uydurup akabinde de   önüne siper yapabileceği her şeyi siper yaparak kendi konfor alanını muhafaza altında tutan adamlardan ‘hoca, şeyh’ vs olduğu sürece biz daha çok toplum eleştirisi yaparız. Devlet başkanına ‘sen önce kendi sarayında dönen israfı durdur’ diyemeyip, halka ‘yastık altında tuttuğunuz altınları satın bu vatani ve imani bir hizmettir’ deyip cennetten arsa satan ruhbanlar itibar gördükçe ne din, ne toplum, ne de içinde bulunduğumuz bu vatan bize ait olamayacak maalesef. Bu balık baştan kokuyor çünkü. Ama ümitsizlik yok asla. Nefes alıp verdiğimiz müddetçe ümidimiz de, imkanımız da her zaman var olacak. Rahiplerin gücüne  inanmadığımız için ruhbanlardan pervamız yok. Ne tahammül edeceğiz ne de terk edeceğiz. Velhasıl; adam olup, adam edeceğiz.

 

 

Ömer Faruk Talan

17 Safer 1445

Yorumlar

Popüler Yayınlar